Tuzlar sırtında kurur

Hani sırtın kavrulur ya, tuzdan sıcaktan, hani uzaktan bir dalga sesi gelir, çocuk çığlıklarını duyarsın; sesler rüzgar ıslıklarına karışır… Bu Ege’dir, sabahı, öğleni, akşamı, gecesi karışıktır ya, seni de sersem eder de sen farkına varana kadar. Mavinin her tonu gökte ve denizde önüne serilmiştir, elindeki kitap kayar yavaşça, bazen o uykuya karşı koyamazsın. O sesler de erir gider…

Güneşin sıcağını soğuk bir kahve serinletir belki, belki de bir buz bira. Suyun iki tarafında da deniz aynı mavidir, gök de.

Kavruktur yaz. Çırçır böcekleri ile geçer. Onların sesidir arabayı takip eden, klimayı kapatıp doğaya açarsın camını. Geçtiğin bahçelerde zaman durmuştur, uzun servi ağaçlarının uçları kah dalgalanır kah uyur. Çırçırlarındır yaz…

Evlerin gölgelerinde masalarda oturur köy ahalisi, sıcaklık aynı zamanda sessizlik de getirir. Aralardan geçerken arabayı daha da sessiz sürmek istersin, hatta görünmez olsan daha iyidir ama o filmlerde olur ancak. Bozmak istemezsin o anı delerek.

Çocuklara ve büyüklere farklıdır yaz. Onlar ne güneşin sıcağını hisseder ne de kumun fazlasını. Ne güneş yağı ister, ne de şezlong. Bir kova, bir kürek ve kum ile geçirebilir tüm yazı o minik eller. Hoş bazen babalar çocuklardan daha çok kaptırır ya kendilerini kumdan kalelere, taşlarla yapılan yollara ve kazılan havuzlara, yaz hepimizin içindeki çocuklara göredir…

O kumu ne yaparsan yap temizleyemezsin. Deniz bile yetmez bazen. Üzerinden ayağından çıkmaz, yaz. Bırakmaz seni…

Kumsallar bu kadar dolu değilken ve ayağının altına serilen o ince altın kumlarda kimseyle burun buruna gelmezken, tatile gitmek o zamanlar bu kadar kolay değilkenki zamanı hatırlarsın, denize karşı otururken… Hasır şemsiyeler ve tahta sezlonglarda geçen yazları.

Tadı farklıdır yazın. Kumsalda sepetle incir satan amcaları hatırlarsın, evinin bahçesinden getirmiştir incirleri ya da civardaki ağaçlardan… Hasır sepetlerden incir yapraklarının üzerinde bal incirler çıkar ve üç beş paraya satılır, soymadan yersin, dişlerinde çıtırdar,  utlulukla gülümsersin.

Kumsalda kazan içinde satılan süt mısırın tadı gelir aklıma… O mısırın eğri büğrülüğü de, gerçekliği de tadı da. Güneşte ısınmış şeftaliyi ısırdığında etrafa yayılan kokuyu duyarsın, kolundan akan şeftali suyunu yıkamanın en iyi yolu yüzmektir zaten. Bir dilim soğuk karpuz varsa ya da… Hem yazın domates zamanıdır, üzerine zeytinyağı ve tuz ile bir öğün olur, çıtır kıl biberle tam bir tezat bir o kadar da birliktedir. Saksıdaki fesleğenden koparıp üzerine serpme zamanıdır domatesin.

Ege’nin kıvrılan yollarında incir ağaçlarının önünde durup incir toplarsın, yoktur plajda incir satanlar artık. Ağaçlarda Sıcaktan patlamıştır incirler, ya da kurumuştur, o kuruyanlara gözün kayar, daha da yükselirsin parmak ucunda onlara yetişmek için, bilirsin dalında kuruyan gibisi yoktur.

Üzümlerden de nasibini alırsın, gözünün önündeki minik salkımı koparmaktan sakınmazsın, hep o yakalanacağım korkusu ile tadı daha da lezzetlenir.

Öğlen olduysa o kumda karnın acıkır, kalamar tava istersin, olabildiğince basit olsun yemeğin. Ayağının kumuyla lokantaya gidersin, mavi masaya oturur yemeğini söylersin.

Kokuları değişiktir yazın. Kurak, sarı, ferah, çam, deniz, toprak kokar. Kumsalda rüzgar her türlü güneş yağının kokusunu birbirine karıştırır, o koku denizde bile asılı kalır.

Sabah güneş doğmadan uyanırsan eğer denizin o koyu rengine, gökyüzünün uyanmasına bırakırsın kendini, uzaktan bir balıkçı motor geçer, dalgaların ve kuşların sesini bastırarak. Merak edersin ne tutmuştur diye.

Bir gariptir yaz, kış çocuğuna bile bu yazıyı yazdırır, ayağı kumda, mavi masada, denize karşı otururken. Arkamda birazdan açılacak lokantadan gelen tabak sesleri, güneş dağların arasından doğarken, ılgının altında…

 

25 Ağustos 2018’de Cumhuriyet’te yayınlanmıştır.